Kültür

AT GİTSİN!

TRT eski yılbaşı siyah beyaz  programları derken büyük umutlarla meşhur 2020'imize girmemizin ardından yaklaşık 9-10 saat geçmiş ve Tanrım!

AT GİTSİN!

2020; yeni yılın ilk sabahı 1 Ocak, henüz 11 Mart’ta yaşamaya başlayacağımız kabus dolu aylardan, haftalardan, günlerden  habersiz yeni yıl heyecanıyla alışverişlerimizi ve gece boyu yiyip içeceğimiz şeyleri hazırlamış; kimi O Ses Türkiye, kimi TRT eski yılbaşı siyah beyaz  programları derken büyük umutlarla meşhur 2020’imize girmemizin ardından yaklaşık 9-10 saat geçmiş ve Tanrım!

O da ne? TV kanalları ve  ev interneti bizi çoktan terk edip gitmiş. Gazlı içeceğin çalkalanmış olma ihtimalini düşünmeden, gece gazozu modeme dökmüş olmamla bunun ne ilgisi var ki? derken, tam da sebep bu evet yeni yılın ilk sabahı “Müşteri temsilcimize birazdan bağlanacaksınız” anonsunun ardından yeni bir modem almamız gerektiğini öğrenmem arasında geçen süre 5 dakika. E silsem, kurutsam, üflesem, kolonyalı pamukla kristali falan silsem-90’lı yıllarda kullanılan en kıymetli yöntem-  olmadı pirince yatırsam ,hani telefon düzeliyor ya belki bu da…

Neyse hemen aklıma uzun yıllar önce eve ilk taşındığımda tek bir priz tamiri için çağırdığım,”arızalı bir  duy var ona da baksanız” dediğimde ise “onun için ekstra ücret isterim, siz ne iş yapıyorsunuz” diye sorup mesleğimi öğrendiğinde de”ücretsiz fazladan bir derse daha girer misiniz?” diyen elektrikçi Zihni geldi aklıma, o gün bu tavrına kızdığım için çok uzun yıllar çağırmamıştım ama insan insana düşermiş.

Elektrikçi Zihni’ye yeni yıl sabahı dükkanı açtırıp “bizim hastaya bir baksanız hiç ümit var mı” dedim. Zihni aldı modemi,kapağını açıp bildiğin yıkadı, kuruttu içindeki birkaç kabloyu leyimledi . O gün bugün bizim için 2020’nin en iyi olayı elektrikçi Zihni’nin bizim helvasını kavuracağımız modemi yaşatmasıdır. Neden mi bunları anlatıyorum; onarmıyoruz, onarma yoluna gitmiyoruz, boyamıyoruz, dönüştürmüyoruz “at gitsin” tamire uğraşacağına git yenisini al, zihniyeti ile yaşıyoruz uzun yıllardan beri.

Kıyafete uygun kol saati alıp “amaan bozulursa atarım piline vereceğim paraya değmez” diyoruz. Gerçi ürün çeşitliliği arttıkça kuşkusuz kalite de düştü. Hatta bazı modüler mobilyalar bir kez kurulup sökülmesi gerektiğinde bir daha kullanılmayacak şekilde tasarlanıyor.

Ben rahmetli dedemin kışın Ankara’ya yanımıza geldiğinde evdeki bozulan tüm saatleri toplayıp tamire götürdüğünü, babamın biz çocukken boyası solan ayakkabılarımızı yere gazete serip bir güzel boyayıp üzerine cila sürüp en sonunda kadife bir bez parçası ile parlattığını hatırlıyorum, evde bildiğin bir ayakkabı tamircisinde  olan malzemeler vardı.

Annemin ise giysilerimizi sürekli elden geçirip onardığını,misal  yırtılan nevresimlerin sağlamkalan kısımlarından yastık kılıfı diktiğini, kendi kıyafetlerinden bize kıyafet tasarladığını hatırlıyorum dün gibi… Şimdi burada kapitalizmin, tüketim kültürünün,Baudrillad’’ın makalelerinin bahsini yapacak değilim, asıl dikkat çekmek istediğim mesele eşyalar ve dahası insan ilişkileri fark etmez çok kolay çıkarıyoruz elden.

Bu yazıyı kaleme almaya başlar başlamaz birkaç el işçiliği ile çalışan, yaşça da hayli bu hayattan alacağı kadar tecrübeyi almış birkaç kişi ile görüştüm, içlerinde ayakkabı ve çanta tamir ustası giysi tadilat işini yapan terzi, ekmeğini sepet örerek kazanan sepet ustası, oto tamircileri ve saat tamircisi vardı.

Kişilerin ortak yanlarıbu işi dedelerinden babalarından devralmış olmaları ve de mesleklerini öğretecekleri kimseyi bulamayışları. Yakındıkları diğer konu ise, gençlerin kolay yoldan para kazanmayı tercih edip el emeği ustalık gerektiren işleri yapmaya yönelmedikleri, kendilerinin işi dedelerinden babalarından öğrendiklerini söylerken, kendi çocuklarının herhangi bir şekilde, en azından kendi işlerini halledecek kadar bile, tamir işini öğrenmeye istekli olmadıklarını söylediler.

Özellikle oto tamircileri tatmin edici ücret verseler bile  çırak ve kalfa bulamadıklarını söylediler,Hatta benden yeni nesil çocukların dahası gençlerin meslek liselerine, çıraklık eğitimine yönelmesi için bilgilendirici bir yazı yazmamı talep edenler de  oldu.

Belki de bizim coğrafyamızda asıl mesele zanaat öğrenme eksikliği ve isteksizliği…Elbette üniversite okunmalı, ancak bazen bunun mümkün olmadığı durumlarda da çocukların, gençlerin meslek edinme yoluna gitmeleri gerekir. Bu da ancak küçük yaşta usta -çırak ilişkisi ile mümkündür.

Son olarak Japon kültüründe kökleri 15. yüzyıla dayanan, bozulan eşyaların tamiri ve  tekrar kullanılabilir hale getirilmesi olarak bilinen ‘kinstsukuroi’ sanatının bahsini yapmak isterim. Sanatçılar kırılan seramiklerin onarımında altın gümüş ya da platin tozları ile kaplama kullanarak, hasar gören yerin daha dikkat çekici ve değerli olmasını sağlayan bu tekniğin gizemi Wabi Sabi’nin“Kusurlu güzellik” adlı Japon felsefesinde gizli.

Bu felsefeye göre, bir eşya ya da insan hasara uğramış, acı çekmiş ise bundan bir ders alır ve bu konuda bir hatıraya sahip olur; bu sebeple de artık eskisinden daha değerli ve güzel olur.İşte bu yüzden Japon kültüründe eşyanın tamiri kendisinden daha pahalıdır.

Tamirden,eşyayı kolay gözden çıkarmaktan bunca bahsetmişken insan ilişkilerinden ve ruh tamirinden, arkadaşlıkları, dostlukları, yaşanan en küçük sorunda kolayca bitirmek, sorunu çözme yoluna gitmemek ve hatta ikili ilişkilerde ayrılıkları bile artık yüz yüze yapma cesareti gösterememekten,herşeyi bir “engelle” tuşuna basarak yok etmeye çalışmaktan sözetmeden  olmaz, ama bu daha da derin bir konu.

Bir dahaki yazıda sözüm olsun sizlere, sevgilerimle….

İlgili Makaleler

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.