Yaşam

Bir Gün Koku Alamazsam,Anılarım Silinir Mi ?

 "Ne olurdu kokunun da fotoğrafı olsaydı, sesinin fotoğrafı, boşluğun fotoğrafı,parmak uçlarındaki karıncanın, ruhtaki üşümenin..."

BİR GÜN KOKU ALAMAZSAM, ANILARIM SİLİNİR Mİ?

“Ne olurdu kokunun da fotoğrafı olsaydı, sesinin fotoğrafı, boşluğun fotoğrafı,parmak uçlarındaki karıncanın, ruhtaki üşümenin…”

Koku, parmak izi kadar özel; sevgiye, aşka, şefkate ilişik, insanlar arasındaki ilişkilerde bazı anları hatırlatıcı ve bir o kadar bağlayıcı özelliğe sahip. “An”ların kayıtlanmasında neredeyse “hard disk” işlevinde, şahsına münhasır nitelikte, kimi şifa kimi -alışkanlıklarda- başa dert! Kimi ayırıcı özellikte, kimi de hafızamızın kadim dostu…

Hadi gelin konuşalım, neymiş insan bedeni üzerinde bu denli tesiri olan koku meselesi? Mademki burada biz bize konuşuyoruz, konuyu henüz dallandırıp budaklandırmadan evvel, samimi bir itirafta bulunayım. İlk gençlik yıllarımda kullandığım parfümü sorduklarında asla ismini söylemez, çok ısrar ederlerse de aklıma ilk gelen parfüm ismini söylerdim-bunu şu dakika öğrenenler kusuruma bakmasın sanki  dünya üzerinde bir tek ben kullanıyormuşum gibi, sanki o koku yalnızca benim için üretilmiş de kimsenin haberi olmayacakmış gibi.

Bir gençlik megolamanlığıydı belki de benimki kabul ediyorum ya da kimine göre delilik, bunu da kabul edebilirim. Hatta birkaç yıl evvel de kullandığım kokuyu, bulunduğum şehirdeki mağazaların hiçbirinde bulamayınca farklı illerdeki şubelerini aradım, bir tek Samsun’daki mağazada stoklarında bulunduğunu öğrendiğimde mağaza sorumlusuna “Bana lütfen damacana ile gönderir misiniz” dediğimi hatırlıyorum.

Dahası “Elimizde kalan son kutuların hepsini gönderelim, çünkü artık üretimden kalktı hanımefendi, yalnızca beş şişe kaldı” cümlesini duyunca “Ne demek artık üretmiyoruz, buna hakkınız yok, o zaman formülünü verin bir biçimde kimyager arkadaşlara rica edip yaptırayım” dediğimi hatırlarken ben bile kendi aklımdan şüphe ediyorum. Nesnelere bu denli bağlanmak ne kadar doğru bu da ayrı bir yazı konusu sanırım.

Esasen bu paragrafın içindeki en “delice” diyebileceğim cümlede saklı olan anlam çerçevesinde bilim insanlarınca da desteklenen bir şey var ki, o da koku alma reseptörlerinin hafıza merkezi olan hipokampüsle yan yana oluşu. Hatta bazı bilim insanları kokunun beyne ulaşmasının diğer duyuların izlediği yoldan daha kısa olduğunu söylüyor. İnsanoğlu gördüklerinin %75’ini, duyduklarının %13’ünü, dokunduklarının ise %6’sını hatırlıyormuş. Peki ya koklananlar? Kokladıklarımızın yüzde kaçı hafızamızda kalıyor?

Hafızamızda bir kokuyu tutmaya direnmemiz, unutmaya hazır olmadığımızın işareti mi? Neyse… Şurası kesin ki, kokunun insan bedeni üzerinde tesiri büyük. Bir şeyin kokusunu aldığımızda o şeyle ilgili en net hatıramız canlanır gözümüzde belki de aynı netlikte, söyleyebiliriz ki bir şeyi unutmak istiyorsak evvela kokusunu çıkarmalıyız hayatımızdan, kaldı ki bunda zorlanıyorsak henüz “onsuzluğa” da hazır değilizdir, ne hazin…

Aldığımız her koku için koku hafızamızda bir yer açıyormuşuz, bunu yaparken de daha önce hafızamızda var olan kokularla bağdaştırıyormuşuz elbette ve öğrendiğimde çok ilginç gelen bir bilgi daha; insan hafızası yaklaşık 10.000 kadar kokuyu ayırt edebilirmiş. Hiç kuşkusuz şimdilerde adını yeniden hafif bir panik halinde duymaya başladığımız koronanın yoğun günlerinde bu hastalığa yakalananların -ki ben de dahilacı bir deneyim olarak yaşadığı, koku kaybı ile birlikte, yiyip içtikleri şeylerden tat alamadılar, yani anlaşılan o ki koku duyumuzu anlık da olsa yitirdiğimizde belki de hayatın tadı tuzu da kalmıyor diyebiliriz.

Yazıyı kaleme almadan okuduğum bir kaç bilimsel makalede rastladığım bilgileri de sizlerle paylaşmak isterim. Geçmişte akıl hastaları güzel kokularla tedavi ediliyormuş, Osmanlı döneminde de bazı kokulu çiçek şerbetleri, özellikle de ramazan aylarının vazgeçilmez içeceğiymiş. İslam dünyasında da güzel koku sünnettir, çocukluğumda yaz döneminde gittiğim camilerde kokan gül kokusu hâlâ hatırımda, yine kadîm bilgilerden öğrendiğim kadarıyla şifahanelerde de güzel kokular kullanılıyormuş.

Sebebi, kuşkusuz kokunun kişinin ruh halini doğrudan etkilemesidir, hatta bugünlerde öğrendiğim bir bilgiye göre de Avrupa’da uzun yıllardır “bach çiçekleri terapisi” çok yaygınmış; kişinin duygu durumuna göre belirlenen doğal ve yan etkisi olmayan homeopatik bir terapi yöntemi.1930’larda bulunan çiçek terapisi ile kişilerde bulunan ruhsal bozuklukları tespit ederek, onları belirli terapi ediyorlarmış.

Misal ben, her yıl ilkbaharda bahçemizdeki iğde ağacında açan ilk iğde çiçegini koparıp kutularım, sonra da ara ara toplar evin her köşesine koyarım ki zaten süresi az, o kısa zaman aralığında kokusuyla kendimce terapi ederim kendimi; kış mevsiminin yorgunluğunu atarım üzerimden bu sayede.

Son bilgi de her kokunun bir frekansının olduğu olsun… Peki durduk yere bu koku meselesini neden yazmak istediğime gelince;iki yıl evvel psikoloji dersinde “unutma, hafıza ve alzheimer” konusunu anlatmak üzere ders hazırlığı yapıyorken bu hastalıkla ile ilgili yapılan araştırmalarda hastalığın ilk evrelerinde, hastaların koku duyularını yitirdiklerinin tespit edildiğini öğrendim ve çok etkilendim.

Öğrenmenin kalıcılığı açısından kokunun, görsel materyaller gibi olumlu etkisinin olduğunu da tabiki. İşte o gün kafamda büyük harflerle ve de biraz hüzünle şu soru yankılandı; “Koku alamayan insanların anıları silinir mi?” Biraz iç acıtıcı olan bu sorudan sonra mevzuda bir parça duygu derinliğine girip benim için önemli olan, hafızama yaşantısıyla birlikte kayıtlanan, “geçmiş”le bağdaştıracağım bir takım nesne, kişi, yiyecek ve mekan kokularının listesini yaptım.

Hadi gelin sizinle paylaşayım ve birlikte yine geçmişe doğru tatlı bir yolculuk yapalım: İlkokulda kaybolmasın diye ortasından ip geçirip boynuma taktığım kokulu “Arı Maya” silgim; ortaokulda harçlığıma kıyıp, nadiren bir araya getirerek aldığım simit ayran; lise kantinindeki bol mayonezli ve ketçaplı patatesli; üniversitedeki yurt yemekhanesiki sanırım hiç de hoş bir koku degildi, kalanlar bilir- anneannemin evindeki çekmecelerden gelen naftalin kokusu;

Dalin ve Johnson’s baby floral kolonyası; o yıllarda tüm orta yaş kadınlarının kullandığı parfüm Bellisima; “Eksik eldivenli çocukluğumun şehri” Ankara’nın 90’lı yıllardaki soba dumanı kokusu; annemin bizi uyandırmadan evvel sobanın üzerinde kaynattığı ıhlamur; mis gibi çilek reçeli kokusu; yeni yıkanmış mis halılar ile özdeşleştirebileceğim arap sabunu kokusu; eylül ayında mutfağımızda buram buram kokan turşular; boylu boyunca leylak çiçekleri eşliğinde yürüyüp saatlerce kaldığımız Yenimalle Kütüphanesinin kitap kokusu; tüm sokağa yayılan taze ekmek kokusu; yeni açmış iğde çiçeği, hanımeli; yeni yıkanmış çamaşır kokusu; bebek, dahası evlat kokusu, anne kokusu ve üzerinden bin yıl geçse de unutulmayacak olan “ilk yâr” kokusu…

Belki de hiçbir şey eskisi gibi kokmuyordur, ne dersiniz? Peki, koku deyince sizin aklınıza gelen ilk şey nedir? Hadi siz de bir liste yapıp koyun zihninizin anı sayfasına…

Sevgilerimle…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.