Gündem

O Kuşak, Bu Kuşak, Şu Kuşak…

Nicedir yazmak istiyordum, her gün saatlerimi bu kuşakla geçirdiğim için enine boyuna gözlem yapma şansım oluyor.

O Kuşak, Bu Kuşak, Şu Kuşak…

“Z Kuşağı” Kimdirler, ne yerler, ne içerler, ne giyerler, ne dinlerler, ne okurlar, hatta okurlar mı? Neredeyse aramızda asır farkı varmış gibi düşündüğümüz, belki zaman zaman hatta konuyu biraz abartıp “yoksa yeni bir canlı türü mü?” diye sormaktan kendimizi alamadığımız, biz “kayıp” nesil olarak kimi zaman özgüvenlerine, özgürlüklerine düşkünlüklerine hayran kalıp, ama çoğu zaman da her halleriyle eleştirdiğimiz ”Z Kuşağı”;sizin deyiminizle “hakikaten, nedir sizinle alıp veremediğimiz?”

Nicedir yazmak istiyordum, her gün saatlerimi bu kuşakla geçirdiğim için enine boyuna gözlem yapma şansım oluyor.Bu esnada da esasen hem onlardan çok şey öğreniyorum-ki bu hiç kuşku götürmez,özellikle teknoloji konusunda inanılmaz destek ve kolaylaştırıcı bir yapıları var- hem de benden, hayattan, kitaplardan, yaş almış insanlardan, yaşayıp deneyimlediklerimden bir şeyler öğrenmeleri için ciddi bir çaba harcıyorum. “ciddi” kelimesini kullanmamdan da anlaşılacağı üzere, evvela bana göre bu kuşakta değişmesi, dönüşmesi ve iyileşmesi gereken yanların bahsini yapacağım. Ama önce demografik sınıflama nereden çıktı, hangi yıllar arasını kapsıyor, onlarda eleştirdiğimiz yanları besleyen alanlar nelerdir, çok mu yükleniyoruz, yapılan sınıflandırmayı kabule geçip buna uygun rol biçimlerini mi geliştirdiler? Bunlara bakmak belki de yazı boyunca doğru yol almamızı sağlayacak sorgulamalardır.

Evvela “kuşak” nedir? Bunun tanımını yapalım. TDK’nin tanımına göre; yaklaşık aynı yıllarda doğmuş olup, aynı çağın koşullarını, sıkıntı ve yazgıları yaşamış kişilerin topluluğudur. Yani aynı kuşağın insanlarının biyolojik anlamda doğup, çoğalıp yaşamlarını şekillendirmeleri, çalışma hayatındaki tutumları, bakış açıları aşağı yukarı aynıdır. Baby Boomers kuşağı 1946 – 1964 arası; X Kuşağı 1965 – 1979 arası; Y Kuşağı 1980 – 1995; bizim meşhur Z Kuşağı ise 1995 – ve sonrası doğumlulardır.

Yazımızın ana teması Z Kuşağı olduğuna göre öncelikli anlatacağım mesele; yaş aralığı, kişisel özellikleri ve yaşamsal pratikleri, o yıllar arasında ortak olarak görülen davranış biçimleri olacak. Hadi gelin sıralayalım genel olarak hangi davranışları gösteriyor, çoğunluğu Y Kuşağının çocuğu olan Z Kuşağı…

  • Ekrana bakma süreleri bir insanın gözlerine, yüzüne bakma sürelerinden hayli fazla, ama hiç kuşkusuz bir şeye odaklanıp izleme süreleri her geçen gün kısalıyor.
  • Yüksek farkındalığa sahip oldukları halde eyleme geçme ve duyarlı davranma konusunda üşengeçler.
  • Bir mekana veya ortama girdiklerinde selam vermeden önce, wi-fi şifresini soruyorlar.
  • Önceki kuşağa göre çok daha fazla gelecek kaygısı taşıyorlar, ama buna rağmen bir öğrenilmiş çaresizlik ve boşvermişlik de hâkim.
  • Kendilerinden önceki kuşakların asla kendileri için yaşamadıklarını, tam da bu sebepten kimseyi umursamadan yalnızca kendileri için yaşayacaklarını söylüyorlar.
  • Toplumu bir arada tutan bir takım değerler ve gelenekler, manevi unsurlar yaşam pratikleri içinde çok fazla yer etmiyor.
  • Otoriteyi sevmiyorlar, kuralları dikkate almıyorlar ve gereksiz buluyorlar bunu bile  ifadeye üşeniyorlar.
  • Kitap okuma, emek isteyen ve zahmetli olan şeyleri yapmaktan kaçıyorlar.
  • Her şeyi sorguluyorlar, inandırmak hiç kolay değil…
  • Hırssızlık, yönsüzlük neredeyse hayatlarının pek çok alanına sirayet etmiş.
  • Belli bir amaca bağlanma ve yaşamını bir yere dayandırma bu kuşakta pek görülmeyen bir durum, aynı zamanda her şeyi kolay yoldan elde etme arzusu pek çoğunda görülen ortak özellik…

Şimdi buradan çıkıp bizim tarafa gelelim. Yazıya başladığımda acaba ben de kırklı yaşlarda biri olarak, tıpkı benden öncekiler gibi bu dönem ergenlerine, gençlerine, çocuklarına bilişsel kalıp yargılarla mı yaklaşıyorum, diye düşünmüştüm. Ancak yazdıkça bu alanda yapılan araştırma örneklerine baktıkça aslında her kuşağın – ki bu kuşak ayrımlarına, bu keskin tanımlamalara da sorgulayarak bakar oldum – kendinden öncekileri eleştirdiklerini gördüm. Antik Yunandan bu yana değişmedi aslında bu durum, o dönem filozoflarından Sokrates bilgiye, erdeme oldukça önem vermiş; gençlerin erdemli insan olmaları yolunda her tür fedakârlığı yapmış,ancak tam terdine onları yoldan çıkarmakla suçlanmış ve hatta ölüme mahkûm edilmiş. “Benim çocuklarım eğer bir gün erdemli olma yolundan ayrılırlarsa, onlara en ağır cezaları verin” demiş ve hatta kendisi de tıpkı şu an bizim yaptığımız gibi gençleri eleştirmiş, bunu “Bu dönem gençleri yoldan çıkmış durumda, kaba bir şekilde yaşıyorlar, öğretmenlerini, ebeveynlerini eleştiriyorlar” sözleriyle ifade etmiştir.

Birkaç yıl öncesine kadar bu ülkede 25 milyon Z Kuşağı, 27 milyon Y Kuşağı vardı. Bu da teknolojiye hâkim, geleceği şekillendirme konusunda gerekli bilgiye nereden erişeceğinin farkında, sorgulayan-ne var ki bunu temellendiremeyen-verilenle yetinmeyip araştıran, kuşku duyan ve en nihayetinde kendi değerlerini oluşturan bir nesil potansiyel olarak var demektir. Ancak  bu cümlede kullandığım, son birkaç yılda da yoksunluğundan sıklıkla bahsettiğim, aslında pek çok şikâyet ettiğimiz vaziyetin belki de ana sebebi olan kavram “değer”.

Mademki her kuşak kendinden öncekilerden şikâyetçi, mademki her kuşak “siz yeni nesille uğraşmak zor” cümlesini sıklıkla söylüyor, o halde belki de bizden sonrakilerden bahsederken, acaba dilsel bir faşizme mi başvuruyoruz? Anlamak, yargılamadan rehber olmak, dünyalarına bir parça dâhil olarak fark ettirmeden onları da “bize” yanaştırmak ve kendi konfor alanlarından bir parça çıkarıp önüne geçemediğimiz bu demografik devrimi kabul edip “başka türlüsünü görmedikleri” için bu dijital dönüşümü en iyisi zannedişlerini ve hülasa değerlerden uzaklaşıp yalnızlaşmalarına mı çözüm bulmalı belki de? Bilemiyorum, çünkü ne yazık ki gençler henüz kendi hikâyelerini, kendi türkülerini, şarkılarını, atasözlerini, “işlevsel, amaca hizmet eden” geleneklerini bilmeden gün boyu çeşitli platformlardan “başka hikâyeler”in takipçisi, bağımlısı oldular. Benim girişte belki de bir parça tepkisel ve eleştirel bir bahisle başlamamın temel sebebi de bu. Gençler de ciddi bir aidiyet sorunu var. Dijitalleşme, köksüzlüğü, aidiyetsizliği ve belki  daha da vahimi “hiçliği” getiriyor ve bu hıza “dur” demek, gençlere müdahale etmek, farkındalıklarını oluşturmak; tepki, kopuş ve uzaklaşma gibi sonuçlarla karşılaşmamıza neden oluyor. Yani bağlanacak bir ülkü bulamamak… Sevdiğim bir yazarın cümlesiyle “ülküyle rabıtayı kaybetmek”. Bu aidiyet güçlüğünün, nihilist bir yaşam tarzının, giderek yalnızlaşmalarının, “olsa da olur, olmasa da diye düşünmelerinin ve hatta tam da onların tabiriyle ‘sal gitsinn felsefesinin ” en temel sebebi hiç kuşkusuz.

Peki, ne yapmalı da anlamalı, yön vermeli ve sevmeli? Ortak bir payda bulup bu “çatışma” dediğimiz şeyi –bütünüyle ortadan kaldıramasak da- fırtınasını rüzgâra çevirmeli? Değişen dünya düzeni, “metaverse”, dijital dönüşümün her alana sirayet etmesi mevzularıyla mücadelemiz sürerken hafta boyunca bu yaş grubundaki  öğrencilerimin  düşüncelerine kulak vererek, onların da okuyacakları tahminiyle birkaç naçizane öneriyle yazımın bu bölümünü tamamlamak istiyorum.

  • Mümkün oldukça doğaya, doğal olana, organik hayatın içine katılmalı.
  • Bu kuşaktan alacağımız, öğreneceğimiz şeyler de olduğu kabulüyle, onlarla sıklıkla özümüze ait hikâyeler, yaşam öyküleri paylaşmalıyız.
  • Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; aile bireylerinin yemekleri aynı masada birlikte yemesi depresyonu, kaygı kaynaklı psikolojik rahatsızlıkları ve yalnızlaşmayı önlüyor. Bu sebepten mutlaka yemek saatlerinde birlikte olunmalı ve güne dair sohbetler edilmeli.
  • William James “Bilgelik sanatı, neyi ihmal edeceğini bilme sanatıdır” der. Dolayısıyla gerekli olanı, işe yarayanı, bizi iyileştirme potansiyeli içereni duyabilmek için lüzumsuz olanın sesini kısmalıyız. Dijital olanı minimalize etmeliyiz.

Bizim adımıza her şeyi düşünen, planlayan, dahası cazip hale getirip bizi bir “razı” hal içine sokan bazı platformları da yeri geldiğinde eksiltmeliyiz. Düşünün; ihtiyacımızı kendimiz yürüyerek almaya giderken duyacağımız doğa sesi, okşayacağımız bir sevimli pati, belki selam vereceğimiz, yardım edeceğimiz bir “ileri yaş” kişi… Bizim belki de o güne dek hiç duymadığımız bir iç huzuru yaşamamıza vesile olacak. Manevi hazlara, manevi değerlere, anlık, maddi, ruhu törpüleyici, yalnızlaşmaya sebep olan hiçbir şeyi değişmemeli…

Doğaya, doğala, umuda, “insanca” olan her şeye, kadim olana, değerlere ve dahası şiire, edebiyata, şarkılara, türkülere tutunmalı. Ve insana, en çok insana; bilhassa insan hikâyelerine, tecrübeye, sohbete, aileye, bir arada oluşa kıymet vermeli…

 

 

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün