Gündem

Sevinmek Hep 10 Yaşında

Sizi,geçmişe götürüp bir an olsun mutsuzluktan uzaklaşıp, çocuk olmanın, hayal kurmanın, tasasız yılların bahsini yapacağım.

 

Sevinmek Hep 10 Yaşında

“Affan dedeye para saydım
Sattı bana çocukluğumu,
Şimdi ne yaşım var ne adım
Bilmiyorum kim olduğumu…” C. Sıtkı Tarancı
Biz; güzel bir akşam yemeğini, balkondan annemizin sepetle bize ulaştırdığı reçelli ekmekle değişen,
akşam ezanı okunurken bal kabağına dönüşeceğini zannedip buna bile razı olan “biraz daha
anneeee!” diyen, oyuncaksız devrin oyunlu çocukları… Bizler için hala çok anlamlı yaklaşmakta olan
23 Nisan Çocuk Bayramı. Tam da bundan işte, hem biraz geçmişe gitmek hem de günümüzün bahsini
yazmak için, bu hafta gelin çocuk olalım dedim, hazır bayrama birkaç gün kalmışken.
Bir önceki yazımda “Z kuşağı”nı anlatmaya çalışmıştım. Bu kez daha çok sizi,geçmişe götürüp bir an
olsun mutsuzluktan uzaklaşıp, çocuk olmanın, hayal kurmanın, tasasız yılların bahsini yapacağım. Hani
en büyük derdimizin “güzel yazı defteri”mizin kırışması, atacımızın kaybolması olduğu ya da beden
eğitimi dersinde üst üste koyulan kasalardan atlayıp önümüzdeki minderde sağa sola kaymadan takla
atıp dimdik ayağa kalkabilmek olduğu yılla… Hadi gelin bir parça uzaklaşıp bu akıllı, dijital, “zihn-i esir”
hayattan birlikte çocukluğumuza yol alalım, çocuk sevinçlerimizi hatırlayalım. Bir yandan da bu
bayramı Türk ve Dünya çocuklarına armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü minnetle analım.
“23 Nisan, Türkiye milli tarihinin başlangıcı ve dönüm noktasıdır. Bütün bir düşmanlık dünyasına karşı
ayağa kalkan Türk halkının, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni meydana getirmek hususunda gösterdiği
harikayı ifade eder” der Mustafa Kemal Atatürk. Dolayısıyla ülke sevgisini kalbinde hisseden her Türk
evladı, bu anlamlı günde duyduğu, okuduğu şiir, yazı, sözde duygulanır ve heyecanlanır.
Her ne kadar pandemi nedeniyle iki yıldır okullarda ve stadyumlarda gerçekleştirilen kutlamalar
günün anlam ve önemine dair etkinlikler yapılamadığından sönük geçen Ulusal Egemenlik ve Çocuk
Bayramı gözlemim odur ki malesef,gitgide bizim çocukluğumuzda yaşadığımız “23 Nisanlar” dan daha
heyecansız yaşanıyor. Hiç kuşkusuz çok şey değişti esasen siyah önlük, beyaz kolalı yakalık ve
annemizin özenle ütüleyerek cebimize koyduğu bez mendilli yıllardan bu yana. Yenimahalle’nin iki
katlı bahçesinde leylak ağaçlarının olduğu evlerden geçerek gittiğimiz, kütüphanede öğretmenimizin
verdiği ödevi Ana Britannica ve Meydan Laorusse’de bulup saatlerce elimizle yazdığımız dönemler
hayat her anlamda daha yorucu iken -en azından fotokopi makinesinin kolaylığını düşününce- neden
peki geçmişin hep bize çok hoş görünmesi ve bizim onu “iyilik”le anmamız?
Hep düşünürüm “geçmiş” güzelliğini, geçip gitmiş olmasına mı borçlu? Yani aslında şuanda da yarının
“dün”ünde olduğumuz için şikâyet edip, keyif alamadığımızı söylediğimiz şeyler de mi bize içinden
geçip gittiğimizde “iyi ve güzelmiş” gibi gelecek? Sizde bunun cevabı nedir bilmiyorum, ama bende
geçmişin hoş anılmasının sebebi sadelik, içtenlik, tercih azlığı, zor elde ediş ve çaba sarf ederek sahip
oluşumuz bir şeylere…
Zor elde ediş, evet; bundan birkaç yıl evveldi, oğluma bir sokak arası oyuncakçısında istediği topu
arıyordum ki gözüme öylesine bir kenarda, şu devirde hiçbir çocuğun ilgisini çekmeyecek, ama 10
yaşında iken günlerce benim olması için ağladığım bebeği gördüm. Bildiğiniz plastik, kel bebeklerden
hani. Benimle aynı yaşlarda olup bu yazıyı okuyanların gülümseyerek hatırlayacağı, giysisiz, saçsız “kel
bebek”,hani emziği ve beşigi de olurdu… Oyuncakçıya satın alıp alamayacağımı sordum. “Elbette”
dedi, hatta o bebeği, fiyatı çok ucuz olduğu için, içeri girip kendisine oyuncak alamayan çocuklara,
mutlu olsunlar diye hediye etmek amacıyla dükkanında bulundurduğunu söyledi. “Bundan 30 yıl

önce bu bebek için ağlamış bir kız çocuğunun da sevinmesine vesile oldunuz” diyerek, elbette ücretini ödeyip, buruk hatıramın yerini naif bir gülümsemeyle değiştirerek çıktım dükkândan. Bir de “süet at” vardı bende benzer hatırası saklı olan. Tam da bu yüzden işte sevinmek hep 10 yaşında benim için. “Çocuğa küçük şeylerden zevk almayı öğreten, ona büyük bir servet bırakmış olur” demiş Etienne Gilson. Bizler, hayali, merakı, oyunu, mutluluğu, tebessümü çok; oyuncağı az nesil; acaba bir yerde yanlış yapmış olabilir miyiz çocuklarımızı yetiştirirken diye düşünerek, her yazımda yaptığım öz eleştiriyi yapmadan edemiyorum. “Benim olmadı, onun olsun ya da ben yaşamadım, o yaşasın” diyerek onları etkinliklerle, oyuncaklarla, “hazır” oyunlarla faaliyetlerle bir parça doyumsuz yaptık ne yazık ki… Bu konuda bir dönem psikologların da şöyle bir yanlışı oldu bana kalırsa; dillerine “kaliteli zaman ve bol etkinlik” kavramlarını pelesenk ettiler. Elbette kitaplardan okuyarak her şeyi kurallı yapan, kontrolcü, “etkinlik ve aktivite meraklısı”,korumacı ebeveynler olarak bizler de hiçbir şeyi akışına bırakmadık ve durumu abartıp, çocuğun her dakikasını bir biçimde doldurup onun canının sıkılmasına müsaade etmedik. Oysa her can sıkkınlığı merak ve bir keşif demekti, bunu bizzat yaşadığım iki örnekle anlatıp- yazımı tamamlamak isterim. Şu an 14 yaşında olan oğlum yaklaşık 5 yaşlarındaydı.

Bir sabah uyandığında “ee anne bugün ne yapıyoruz” dedi. “Bilmem, belki hiçbir şey yapmayız” dedim. “Nasıl yani, bugün benim için bir planın yok mu?” deyince, o ‘kaliteli zaman’ kavramını yeniden gözden geçirmem gerektiğini anladım ve tabiri caizse kendime “hiç” çocuğuma “hep” olduğumu, onun canının sıkılmasına bile fırsat vermediğimi ve dahası aradan yılar geçse de “annenin kendine zamanı mı olur, anne çocuk içindir” diye düşünmesine sebep olan şeyin tam da bahsini yaptığım konu olduğunu anladım. Elbette tek başımıza müsebbibi biz değiliz bu meselenin.

İçinden geçtiğimiz süreç,maruz kaldıkları reklamlar,oyunlar,tercih çokluğu ama buna rağmen kararsız,tatminsiz oluşları,kolay elde ettikleri için heveslerinin aldıkları şeyin yalnızca poşete girene kadar oluşu,bunların hepsi birbiriyle bağlantılı hiç kuşkusuz e dolayısıyla da dijital çağ çocuklarını tanımlamak için keşif, merak, kurgu, heyecan, heves gibi kavramları ne yazık ki çok da kullanamıyoruz. Meslekte öğrettikçe bir yandan öğrenirken,ebeveynlikte de insan çocuğunu büyütürken,zaman zaman, hem kendi çocukluğuna dönüşler yapıyor hem de içinde bulunduğu dönemle kendi dönemini karşılaştırıp analiz etme çabasına girişiyor benim de sıklıkla yaptığım gibi.

İşte öyle günlerden birindeyken, oğlumun fen dersi için ‘Akciğer Modeli’ yapmamız gerektiğinden kırtasiyeden deney için uygun malzemeleri hevesle aramaya koyulduk ki kırtasiyeci hazır paketlenmiş bir ‘akciğer modeli’ getirdi,tabiki almama,onun yerine uygun malzemeleri parçaları bulup yapma imkânımız da vardı ancak bu yeni “hazır,zahmetsiz yaşam düzenini reddederek de olmayacaktı bu sebepten bir parça uyumlanmak, ama önce yapması gereken şeyleri, biraz zihninde kurgulamasına fırsat vererek, oyuncakçıya, kırtasiyeye, bir mağazaya her zaman bir şey almak için değil, bazen de yalnızca bakmak için gidileceğini, sahip olmak istediği şey için harçlıklarından tasarruf ederek birikim yapmasının güzel bir davranış olduğunu ona anlatmalıyız.

Bir yandan onun çocukça isteklerini problem olarak gördüğü meseleleri küçümsemeden, anlayarak, onların hayata karşı heveslerini, özgüven ve umutlarını kırmadan yol göstermeliyiz. Unutmayalım; bir çocuğun küçüklüğünde aldığı ilk intibalar, ömrünce devam eder. Bu yüzden iki kalıcı miras vardır hayatta; biri kökleri, öbürü de kanatları…Köklerimizi,tarihimizi,değerlerimizi hatırlatan,ama kanat çırpışlarını da taktir eden ebeveynler olmamız dileğiyle, evvela “umudumuz,geleceğimiz olan tüm çocukların,beraberinde içindeki “çocuk heveslerini” saklı tutarak “yaş alabilmiş” tüm yetişkinlerin Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu ola.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün