Gündem

Hasta Bir Toplum

Covid19 salgınıyla 2 yılı aşkın süredir yüzleşiyoruz. Mücadele veriyoruz. Asıl pandemi ise daha derin ve çok uzun yıllardır sürüyor gibi görünüyor..

Hasta Bir Toplum

Covid19 salgınıyla 2 yılı aşkın süredir yüzleşiyoruz. Mücadele veriyoruz. Asıl pandemi ise daha derin ve çok uzun yıllardır sürüyor gibi görünüyor..

Hasta bir toplum için hasta insanlar yaratılmakta.. Kurgulanan sistemin kusursuz şekilde başarıya ulaşması için zihinsel olarak hasta insanlara ihtiyaç var.. Bunun için tam bir mutabakat gerekli yani toplumsal uzlaşı. Foucault’un da ifade ettiği gibi bu uzlaşıya uymayanlar ya deli ilan edilir, ya hapse tıkılır ya psikopat olurlar ya da sosyopat. Peki bu hasta toplumda neler oluyor?

Hasta toplumda bir kendini beğendirme döngüselliği vardır. İnsanın takdir görme ihtiyacı keşfedildiği için herkesin kendisini beğendirmesi gereken kişi ya da kişiler itinayla konumlandırılır. Bir de bakmışsın ki senin kendini beğendirmeye çalıştığın kişiler de kendilerini aslında başka birilerine beğendirmeye çalışıyor. İnananların yegane ilk neden ve her şeyin yaratıcı kaynağı olarak ifade ettiği Tanrı (Nietzsche’nin ifade ettiği gibi) öldüğü için bu beğenme beğendirme silsilesi ancak bay ve bayan süperegolara kadar ilerliyor. Sonunda dünya da yaratılmış bir sürü mini Tanrı ile karşı karşıya kalıyoruz..

İnsan, benliğini “ötekiler” üzerinden inşa eder. Bebeklikte, özellikle ilk 6 ayın ardından kendi vücudunu ve dış dünya ile olan sınırlarını fark etmeye başlayan insan kendi içsel dürtü ve arzularıyla, ötekilerin yargıları arasında bir kimlik inşasına girişir. İçsel dürtülerini ve arzularını ön planda tutanlar daha ben-cil olurken, ötekilerin yargılama ve değerlendirmelerini önceleyenler toplumsal uzlaşıya daha erken katılırlar. Sözünü ettiğim bu durum dinamiktir ve sürekli devam eden bir süreçtir. Sürekli arzularımız ve ötekilerin yargıları arasında mekik dokur dururuz. Her gün benliklerimizi çarşıda pazarda vitrine çıkarırız. Hasta toplumun inşa edicileri bunu pek iyi bildikleri için; ötekileri sıklıkla görebileceğimiz bir sosyal sistem geliştirilmiş ve bunu seve isteye bize satmışlardır. Sonrasında toplum zaten bunu kendi içerisinde çoğaltır. Referans ettiği için kimse herhangi bir ücret talep etmez. Hem tüketici hem de ürün olursun. Sosyal medyadan daha fazla öteki görerek benlik inşanı dizayn etmek yeni görevindir artık.

Kaybetmek kabul edilebilir değildir bu toplumda.. Hep kazanmalısın. Kazanan sen olmalısın! Ailende, işinde, malında mülkünde, şöhrette her alanda başarılı olmalısın..  Ancak sürekli başarı peşinde koşmanın riski; küçük şeylerin lezzetini unutmaktır.. Artık küçük şeylerin lezzetini alamaz olursun. Yediğin elmanın, gördüğün ormanın, hoş bir sohbetin.. Bunları saymazsın. Algılarınla oynanmıştır bir kez. Bunlar nedir ki böyle basit şeyler için heyecan ve minnet duyasın..

Haindir herkes bu toplumda.. Öncelikle kendilerine ihanet etmiştir insanlar. Hayallerine, tatillerine, haftasonlarına, sevenlerine.. Çoğu zaman yapmaları gerekenleri ya hiç yapmamışlar ya da yeterli vakti ayırmamışlardır. 25 yaşında ölmüş, 80’li yaşlarına kadar tüketim toplumunun iktidarı için cansıperane savaşmışlardır.

Hayatı boyunca kendinden kaçmıştır insanlar ve başarmıştır.. Kaçış için o kadar çok seçenek vardır ki.. Kimi yasal olan, kimi de yasal olmayan uyuşturucuları seçmiştir. Peki bir ömür boyu aynaya bakmamak nasıl mümkün olabilir?

Okullar; düşünürler yaratmalıyken ezberciler yaratır. Neden? O kadar fazla girilmesi gereken sınav ve geçilmesi gereken öğrenci vardır ki düşünmeye vakit yoktur artık. Ezberle ve atılabildiğin kadar öne atıl.. Evet belki bir gün düşünecek vakit gelir ama o da çoğu zaman üniversite bittikten sonra olur. Bu aşamadan sonra kaç kişi yeniden başlamaya cesaret edebilir? Maddi zorluklar, toplumsal baskılar çatırdayan sistemin imdadına yetişir ve düşünce kurur. Zihinler kuraklaşır, kalpler çöle döner. Ruhunu satmışsındır artık. Görevini ve maaşını korumak içindir tüm çaban. Bir umut olarak geldiğin dünyada sende diğerleri gibi çıkmaz sokakta ilerliyorsundur artık..

Hasta toplumlarda kimileri çok parası var diye milyonerlerin önünde eğilirken, kimileri şöhretli diye ünlülerin önünde eğilir. Kimileriyse güç ve iktidar sahibi diye politikacı ve siyasetçilere boğun eğer. Biz ise insaniyeti en büyük erdem kabul ederek diline, dinine, ırkına, grubuna bakmadan yalnız iyi insanların önünde saygı ve sevgiyle eğilebilir miyiz? Bu mümkün müdür? Böyle insanlar çoğaldıkça biraz olsun iyileşir miyiz?

Hastalıklı toplumlarda siyasi sınıf evhamlı bir güç tutkusunun etkisi altındadır. Gücü konuştururlar, nüfuzlarını kullanırlar. Emir demiri keser gibi cümleler dillere pelesenk olmuştur artık. Sözün gücü etkisini yitirmektedir. Akıl terinin değeri kalmamıştır. Sözün ve düşüncenin bir işe yaramayarak gelişmiş toplumlara göç ettiğini gören yeni nesilde vaz geçerek gücün peşine takılır. Gücü hak edenler ise aslında liyakate sahip olduğu halde gücü talep etmeyenlerdir. İstişareyi ortak aklı savunanlardır. Övgü nasıl zehirliyse yanlış insanların kontrolünde güç de siyanür etkisi gösterir.

Hasta toplumlarda her günün yeni bir gün olduğunun unutulması için adeta iş birliği yapılmıştır. Birbirini tekrar eden gün ile saatler ve hep benzer eylemler.. Okullar, iş yerleri hepsi bu toplumsal uzlaşıya uyar. Yapılabilecek farklı şeyler sınırlıdır. Elinden hiç bir şey gelmez. Nasıl yeniden başlayabilirsin ki; iş işten geçmiştir artık. Oysa ki her gün yeni bir gündür, yeni bir şanstır ve tek bir kez yaşanacaktır. O günün geri gelmeyeceğinin, insanın her an ölmekte olduğunun anlaşılması gerekmekte değil midir? Tek bir kez yaşanacak güne ne kadar da az değer veriyoruz.. Ne bir daha sen yeni yaşadıklarınla aynı sen olacaksın, ne de dünya evrendeki aynı yerinde aynı insanlarla var olacak. Her gün yeni bir gün dostum bunu kendine hatırlatmalısın. Dünü tekrar etmek zorunda değilsin..

Hasta toplumlarda birçok insan kendisini önemsiz ve değersiz hisseder. İnsansa; kalbi atmayı bıraktığında değil, bir şekilde önemli hissetmediğinde ölür. Toplumda, her hangi bir kurumda, ailede insan kendisinin önemli ve bir rolü olduğunu hissetmek zorundadır. Hissetmiyorsa bunu edinmek, bulmak durumundadır. Yoksa acı çeker yaşayamaz. Önemsiz hissetmek insan için en büyük felakettir. Zihninizde yaşam gayenizi toparlayamazsınız. Kendinizi uyuşturmaya çalışırken umudunuzu yitirmeye giderek daha fazla yaklaşırsınız. Sistem ise böyle insanları çok sever. İnsan umutsuz ve önemsiz hissettiğinde her yönden ona daha fazla satış yapılır. Kişi yaşasın ama bir birey olarak değil. Sürüde herkes gibi.. Ufak mutluluklarla yetinen bir subscriber consumer olsun. Yani bir üye tüketici. Markalar neyi piyasaya sürerse almak için pusuda beklesin..

Hastalanmış toplumlarda insanlar fikirleriyle değil görünüşleriyle yargılanırlar. Nice insan görürsünüz dinlemeye değer görmezsiniz. Sonuçta bir garsondan ne öğrenilebilir ki? Ama iş öyle değildir. Şu çoklu kimlikler çağında onun gerçekte ne olduğunu konuşmadan bilemezsiniz. Dışarıda gördüğünüz berduş kılıklı bir adamın yaşam tecrübesi ve size katacaklarından mahrum kalmamanız için ön yargılarınızı yenmek zorundasınız. Kendinize sorun! Kıyafetlerimle mi yoksa fikirlerimle mi bir yürekte ağırlanmak isterdim?

Hasta toplumlarda neşeli olmak için her şeyin yolunda gitmesi gerekiyor gibi bir algı hakimdir. Sosyal medya paylaşımlarında sık görülen “arka planını hiç bilmediğimiz” insanların mutluluk pozlarıyla bu algı desteklenir. Hâlbuki insan varoluşsal olarak, karşıdakinin ne düşünüp hissettiğini gerçek anlamda asla %100 bilemez. Bizler sadece tahmin yürütürüz. Karşı tarafın beden duruşu, jest ve mimikleri gibi işaretler üzerinden çıkarımlar yaparız. İnsan karşımızda gerçekte olduğundan ziyade bir sunum olarak vardır. Bunun farkında olmamız gerekir. Hepimiz kendimizi görülmek istediğimiz şekilde sunarız.

Biraz neşe duymak için eğer etrafımızdaki her şeyin yolunda gitmesi gerekiyorsa biz şartların kölesi olmuşuz demektir. Yaşadığımız durum bizi ileriye taşıyacak, hayatımızın en aşırı psikolojik imtihanı olabilir.. Her gün yeni bir gün ve biz sorunlarımızın ötekilerinkine nazaran en büyüğü olduğunu düşünürüz. Çok kuvvetle muhtemeldir ki tüm dünya ölçeğinde ele alırsak durum bize göründüğü gibi değildir.

Her birimiz bu sosyal sistemde tutsağız. İş birliğiyle hayatta kalan ve benlik inşası ötekilere göre oluşan insan başkalarının kim olduğunu sormayı bırakıp belki de kendisinin gerçekte kim olduğunu sorarak iyi bir başlangıç yapabilir..

Hasta toplumlarda bağışlamanın gücüne de nadiren şahit oluruz. Güç ve kontrolün baskınlığı bağışlamayı yadsınamaz bir şekilde arka plana iter. Bağışlamanın birinci tarafı kendimize yöneliktir. Kendimizi bağışlayabiliyor muyuz? Herkes 2. bir şansı hak eder. Kendimize bu hakkı tanıyor muyuz? İnsan kelime kökü itibariyle unutan, unutkan bir varlık. Yanılmak, hata etmek bizim bir parçamız. Bu parçamızla mutabakata varabiliyor muyuz? Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan Schindler’s List filminde bir sürü yahudinin hayatını, fabrikasında çalışıyor gibi göstererek kurtaran ve her bir insan için para ödeyen Oskar Schindler; daha fazla hayat kurtarabilirdim, arabamı yüzüğümü de satabilirdim diye ağlıyor. Hem de binden fazla insanı kurtarmışken.. Ki Talmud’a ve Kur’an’a göre bir can kurtarmak tüm insanları kurtarmak gibidir. Her zaman elbette daha iyisi yapılabilir. Fakat sen kendi bahçeni ek. Etki alanında ve gücün ölçeğinde olabildiği kadar gayret et.. Kendi geçmişinin cezalandırıcın olmasına izin verme. Geçti artık, geri dönemezsin ama yeniden başlayabilirsin..

Konunun ikinci tarafı ise başkalarını bağışlamak. Tabii adalet boyutu da dikkate alınarak.. Bağışlamadan ilk fayda gören bağışlayanın kendisidir. Bağışlayan içindeki yüklerden kurtulur, bağışlananınsa ıslah olması umulur..

Hasta toplumlar başarının sırrını daha çok paraya sahip olup daha fazla satın almak üzerinden tanımlar. Oysa başarının sırrı, paranın satın alamayacaklarını elde etmektir. Acaba mezarlıklardaki en zengin kişi kimdir? Acaba ömrünün sonuna yaklaşmış hangi insan ne kadar çok para kazanıp biriktirdiğini anlatır.. Anlatacağı şey muhtemelen keşfettiği mekanlar, dokunduğu hayatlar, onda duygusal anlamda iz bırakan olaylar olacaktır. Paranın bahsini bile açmayacaktır. Biriktirilecek şey doğru seçilmelidir.

Size veda ederken; şunu belirtmek isterim ki toplumun hasta insanları olarak bizler aslında içimizdeki acıyı öldürmek istiyoruz. Spontanlığın, herkesleşmenin, arzu ettiğimiz gibi olmayan hayatlarımızın acısını.. İlham aldığım öneri filmim “O Vendedor de Sonhos” da hayal tacirinin sattığı gibi umutsuzlara umut, heyecanını kaybetmişlere biraz heyecan, özgüvenini yitirmiş olanlara benlik saygısı, öfkelilere biraz merhamet satmak istiyorum.. Bir virgül hediye etmek istiyorum. Şu uzun, uçsuz bucaksız evrendeki minik hayatlarımızda hikayemizi yazmaya devam edebilelim diye..

                                                                                                                                Halil AKÇAKAYA

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün