Kültür & Sanat

ENGELLİLİK-KARŞILIĞI CENNET OLAN AĞIR SINAV

Engelli kime denir, ülkemizde ne kadar engelli insanımız var, İslam’da engellilerin durumu nedir, engelliliği doğru okumak nasıl olmalı, saadet asrında engelli sahabîler ve engelli kardeşlerimize karşı görevlerimiz nedir, inşallah bu gece bunlardan bahsedeceğiz.

ENGELLİLİK-KARŞILIĞI CENNET OLAN AĞIR SINAV-ZEKERİYA ACAR-VAAZ-28.11.2025 

Reklam Arma Kırtasiye

Engelli kime denir, ülkemizde ne kadar engelli insanımız var, İslam’da engellilerin durumu nedir, engelliliği doğru okumak nasıl olmalı, saadet asrında engelli sahabîler ve engelli kardeşlerimize karşı görevlerimiz nedir, inşallah bu gece bunlardan bahsedeceğiz.

ENGELLİLİK NEDİR, ENGELLİ KİME DENİR

Engellilik, doğuştan veya sonradan meydana gelen hastalıklar, sakatlıklar, vücudun görsel, işlevsel, zihinsel ve ruhsal eksikliği veya kusuruna denir. Bunlardan birine sahip olan kişiye ise engelli denir.

Sözlükte “bir kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep, mazeret, sakatlık, bozukluk, eksiklik, kusur” anlamlarına gelen uzr (uzür) kelimesinin Türkçeleşmiş şekli olan özürün fıkıhta sözlük mânalarına uygun değişik kullanımları vardır.

TÜRKİYE’DE ENGELLİ SAYISI

Ülkemizde yapılan araştırmalarda engelli vatandaşlarımızın genel nüfusa oranı %8 ila %13 arası olarak tespit edilmiştir. Buna göre ülkemizde 6.5 ila 10 milyon arası engelli vatandaşımız, kardeşimiz bulunmaktadır.

Engelli birey “Doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle bedensel, zihinsel, ruhsal, duyusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılama güçlükleri olan ve korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyan kişi” olarak tanımlanmaktadır. Engelli bireyler, engellilik türüne göre farklı gruplara ayrılmış olsa da, engelliler bu bölümde genel olarak ele alınacaktır.

Zayıfların, düşkünlerin, fakir ve yoksulların gerçek dostu ve hamisi olan Allah Resûlü (sas), engellilere yapılacak her türlü yardımın bir sadaka olduğunu söylemiştir.

Enes b. Mâlik (ra) diyor ki: “Ben Hz. Peygamber’in (sas) şöyle buyurduğunu işittim:“Yüce Allah (cc), “İki sevgilisi (olan gözlerini almak sureti) ile kulumu sınadığımda sabrederse, bu ikisine karşılık ona cenneti veririm.” buyurdu.” ”(Buhârî, Merdâ, 7)

Hadiste zikredilen “onun iki sevgilisi” ifadesinden kasıt “iki göz”dür. Göz insanın en değerli organıdır. Görmede meydana gelen bir kayıp kişinin üzülmesine sebep olur. Zaten musîbetin ilk geliş zamanı, en dehşetli ve acıklı bir durumdur.

Bu anda gelen musibetin Allah’tan (c.c) olduğuna teslimiyet gösterip sabreden ve Allah’tan (c.c) buna karşılık mükâfat bekleyen kişinin cennete gireceği bu kudsî hadiste ifade edilmiştir. Zira görme engellilerin gözlerinin yitirilmesi ile en büyük belâya dûçar oldukları belirtilmiştir. Kaybedilen nimetin kıymeti ölçüsünde onun yokluğuna sabretmenin güçlüğü ve buna bağlı olarak değeri de artmaktadır.

Ebû Zer (ra) anlatıyor: “Yâ Resûlallah, zenginler sevapları götürüyor! Namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar ve haccediyorlar!” dedim. Resûlullah (sas), “Siz de namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz ve haccediyorsunuz.” buyurdu. “Ama onlar sadaka da veriyor, biz veremiyoruz.” dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Sen de sadaka verebilirsin. Yoldaki kemiği kaldırıp kenara koyman sadakadır. (Âmâya veya yol sorana) yol göstermen sadakadır. Gücünle güçsüz birine yardım etmen sadakadır. Konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade etmen sadakadır…” (İbn Hanbel,V,152)

Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Allah (cc), sizin görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34)

Hz. Peygamber’in (sas) eşi Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Batan bir diken bile olsa Müslümanın başına gelen her bir musibeti, Allah (cc) onun günahlarına kefaret kılar.” (Buhârî, Merdâ, 1)

MANEVİ ENGELLİLİK:

Kur’ân-ı Kerîm’deki birçok âyette olduğu gibi, “hakikati görmeme, hakkı duymazlıktan gelme ve doğruyu haykırmama” anlamında “kör, sağır ve dilsiz” gibi bazı nitelemeler, Hz. Peygamber tarafından da kullanılır.

“Bir şeyi (aşırı) sevmen, seni kör ve sağır eder!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 115-116) hadisinin yanı sıra, ahir zamanda ortaya çıkacak bir fitne de, “kör ve sağır” nitelemesiyle takdim edilir. 

Diğer taraftan, Câbir b. Abdullah’ın anlattığına göre bir gün Hz. Peygamber;  “Haydi, bizi Vâkıfoğulları’ndaki şu ‘iyi gören’ (basîr) adamı ziyarete götürün!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 333). buyurur. Hâlbuki kastettiği şahıs âmâdır. Âmâ olan bir kimseden söz ederken onu, “basîr” yani “iyi gören” diye nitelemesi, Allah Rasûlü’nün görme, duyma ve konuşma kabiliyetlerini mecazî anlamları ile birlikte kullandığını göstermektedir.

ENGELLİLERİN TOPLUMA KAZANDIRILMALARI:

Hz. Peygamber’in, görme engelli sahâbîlerin gerek cemaate devam etmelerini ısrarla istemesinde, gerekse onları görevlendirmesinde, hatta savaşlara katılmalarına izin vermesinde onların toplumdan tecrit edilmemelerini sağlama arzusu yatmaktaydı. Ehil ve yeterli oldukları alanlarda yeteneklerini toplum yararına kullanarak, emek verip gayret gösteren üretici bireyler olmaları, onların ideallerini ve kişiliklerini gerçekleştirmede büyük öneme sahipti. Nitekim günümüzde de, pek çok engelli kardeşimizin arzu ettiği şey budur.

Onlar, toplumun kendilerine acımalarından rahatsız olmaktadırlar. Birçoğu, çevresinin yardımlarıyla hayatını sürdüren bir tüketici olmayı değil, her şeye rağmen kendilerine verilen imkânlar nispetinde üretici olmayı tercih etmektedir. Tüketen, âciz insan konumunda çoğu zaman hayata küsme, kabuğuna çekilme ve psikolojik rahatsızlıklara maruz kalma durumu yaşanırken, üreten, güçlü insan konumunda, mutlu ve umutlu bir hayat söz konusudur. İşte Allah Resûlü’nün gerçekleştirmek istediği şey tam olarak budur.

ENGELLİLER TOPLUMUN BİR PARÇASIDIR:

Engelliler, tarihin her döneminde toplumların önemli bir kesimini oluşturmuşlardır. Aynı durum yaşadığımız modern çağ için de geçerlidir. Genel olarak bütün dünyada, özelde ise ülkemizde, nüfusun önemli bir oranı engellidir. Geçmişte salgın hastalık ve savaşların etkisiyle artan bu oran, günümüzde çeşitli tedbirsizlikler, iş ve trafik kazaları gibi değişik sebeplerle had safhaya ulaşmıştır.

Peygamberliğin ilk yıllarıydı. Kutlu Elçi (sas), çevresindeki insanları İslâm’a açıkça davet etmeye başlamıştı. Gece gündüz demeden kendisini dinleyen herkese Allah’ın (cc) gönderdiği mesajları anlatıyordu. Putlara tapan halkı, bir olan Allah’a çağırıyordu. İşte o günlerden birinde Mekke’nin ileri gelen müşriklerinden biriyle konuşmaktaydı. İslâm hakkındaki sohbet hayli koyulaşmıştı. Tam o esnada âmâ sahâbîlerden Abdullah b. Ümmü Mektûm (ra), irşat edilmeye ihtiyacı olduğunu söyleyerek çıkageldi. “Bana doğru yolu göster, ey Allah’ın Resûlü!” dedi. Onun zamansız gelişine canı sıkılan İslâm Peygamberi (sas), yüzünü çevirip konuştuğu şahsa döndü ve Söylediklerimde herhangi bir sorun görüyor musun?” diye sordu. Adam, “Hayır.” diye cevap verdi. İşte Peygamberimiz (sas), tam da muhatabının İslâm’ı kabullenmesi konusunda ümitlendiği esnada, Yüce Allah’ın (cc) şu âyetlerine muhatap oldu: (Peygamber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çeviriverdi! Sen nereden biliyorsun, belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da bu öğüt ona fayda verecek! Kendini muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun! (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne! Fakat koşarak ve (Allah’tan) korkarak sana gelenle ilgilenmiyorsun! Hayır böyle yapma, şüphesiz bu âyetler bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır.” (Abese;80/1-12)

Rahmet Elçisi’nin (sas) bütün arzusu, Mekke’nin ileri gelenlerinden olan Utbe b. Rebîa, Ebû Cehil ve öz amcası Abbâs b. Abdülmuttalib’i kazanmaktı. Şayet onları kazanabilirse, belki de bütün aileleri ve çevreleri İslâm’a girecekti. Bu nedenle belli bir kıvama gelen sohbetin kesilmesini istememişti. İbn Ümmü Mektûm’a (ra) biraz sonra da dönebilir, sorularına genişçe cevap verebilirdi. Onun, zamansız olduğunu düşündüğü gelişine tepkisi sadece yüz ifadesine yansımıştı.

Hatta Peygamber Efendimizin (sas) yüz çevirdiğini İbn Ümmü Mektûm (ra) hissetmemişti bile. Fakat her şeyi gören ve işiten Yüce Allah (cc), Rahmet Elçisi’nin (sas) bu tavrını eleştiren birkaç âyetle başlayan Abese sûresinin ilk âyetlerini indirdi.

Şüphesiz Yüce Allah (cc), Resûlü’nün (sas) niyetini de çok iyi bilmekteydi. Fakat O, dine davet adına da olsa, Müslüman bir âmâdan yüz çevirilip, müşriklere iltifat edilmesine razı olmadı. Zira İbn Ümmü Mektûm (ra) bir âmâ idi, görmüyordu fakat gözleri kapalı ise de gönlü açıktı. Arınmaya, korunmaya, öğrenmeye, öğüt almaya gelmişti ve Peygamber (sas) beden diliyle de olsa ondan yüz çevirmemeliydi.

Rahmet Elçisi (sas), daha sonra uyarılmasına sebep olan bu gönül insanını daha yakından tanıyacak ve bir ömür boyu ona hak ettiği değeri verecekti. Hz. Peygamber’in (sas) hicretinden önce Medine’ye ilk gelenlerden biri olan Abdullah b. Ümmü Mektûm (ra), Mus’ab b. Umeyr (ra) ile birlikte Medine’deki Müslümanlara Kur’an öğretmişti. Hicret sonrasında ise Bilâl-i Habeşî (ra) ile birlikte Mescid-i Nebevî’de müezzinlik görevini yerine getirmişti.

Bu âmâ sahâbî, bir başka konuda daha âyet inmesine vesile olmuştu. Allah Resûlü’nün (sas) vahiy katiplerinden Zeyd b. Sâbit (ra), bu olayı şöyle anlatıyordu: “Allah Resûlü (sas); Müminlerden (cihada katılmayıp) oturanlarla malları ve canları ile Allah (cc) yolunda cihad edenler bir olmaz.” (Nisa;4/95) âyetini yazdırıyordu. Tam bu sırada yanına İbn Ümmü Mektûm (ra) geldi ve “Ey Allah’ın Resûlü! Vallahi cihada gücüm yetseydi, mutlaka ben de savaşırdım!” dedi. Bunun üzerine aynı âyet Yüce Allah (cc) tarafından, ğayru üli’d-darar” (özür sahipleri hâriç) kısmı eklenmek suretiyle yeniden indirildi.

Buradan itibaren 100. âyete kadar Allah Teâlâ kullarını, cihad etme ve dini koruma vazifesine riayet bakımından şu gruplara ayırmıştır:

  1. a) Dinini öğrenip yaşayabileceği bir mekâna göçen, burada oturan ve gerektiğinde malı ve canıyla cihad ederek maddî ve mânevî değerlerini koruyan müminler.Bunlar diğer müminlerden derece (rütbe, şeref, mükâfat) bakımından üstündürler. Allah onları, kendisine yakınlık dereceleri, günahlarını örtme ve rahmetine mazhar kılma yoluyla ödüllendirecektir.
  2. b) Topyekün savaş ve seferberlik durumu bulunmadığı için malları veya canlarıyla savaşa katılmayıp işleri güçleriyle meşgul olan müminler. Bunlar da ibadetleri ve diğer iyi işleri sebebiyle ecir alırlar, cennete girerler, fakat cihad sevabından ve mücahidlere mahsus şeref, mağfiret ve rahmetten mahrum kalırlar.
  3. c) Savaşa çağrıldıkları ve mazeretleri de bulunmadığı halde katılmayanlar.Burada açıkça zikredilmemiş olmakla beraber bunu yapanların hoş görülmeyeceği ve cezalandırılacakları hem âyetin dolaylı anlamından hem de başka âyetlerden anlaşılmaktadır (Tevbe 9/118-120; Fetih 48/16-17).
  4. d) İslâm’ın rahatça öğrenilip uygulanabileceği bir ülkeye göç etme imkânları bulunduğu halde yeterli olmayan mazeretlere dayanarak dinî hayatları için tehlike teşkil eden çevrede yaşamaya devam edenler.Bunların cehennem ile cezalandırılacakları bildirilmektedir.
  5. e) Gerçek mazeretleri bulunduğu, çaresizlik içinde oldukları için müslümanların arasına, din ve vicdan hürriyetinin bulunduğu ülkelere göç edemeyen müminler.Allah bunlara da af ve mağfiret ümidi vermekle beraber, imkân bulduklarında hicret etmelerini teşvik etmekte, yeryüzünde hürriyet içinde yaşayabilecekleri yerlerin bulunduğunu bildirmektedir.
  6. f) Hicret yolunda ölenler.Bunlar da niyetlerine göre ödüllendirilecek, Allah tarafından muhacir muamelesine tâbi tutulacaklardır.

“Özür sahibi olanlar”dan maksat, özellikle âmâ olanlar, genel olarak da savaşa katılmayı engelleyecek bir vücut ârızası bulunanlardır. Hz. Peygamber’in Kur’an-ı Kerîm’i yazdırdığı vahiy kâtiplerinden biri olan Zeyd b. Sâbit, bu kayıtla ilgili olarak şu önemli açıklamayı yapmıştır:

Resûlullah cihad edenlerle oturanların eşit olmadıklarını bildiren âyeti bana yazdırırken gözleri görmeyen Abdullah İbn Ümmü Mektûm çıkageldi ve “Ey Allah’ın resulü! Yemin ederim ki, eğer görseydim ben de cihada katılırdım” dedi. Bunun üzerine Resûlullah’ın dizi benim dizimin üzerinde iken vahiy gelmeye başladı, bacağıma öylesine bir ağırlık çöktü ki uyluk kemiğim kırılacak sandım. Sonra Resûlullah’ın üzerinden bu hal giderildi ve “özür sahibi olmaksızın” kaydı geldi (Buhârî, “Tefsîr”, 4/18).

Buhârî’nin aynı bölümde kaydettiği bir rivayete göre bu olay Bedir Savaşı sırasında cereyan etmiştir; “oturup kalanlar”dan maksat da bu savaşa katılmayanlardır.

Âyet İslâm’daki eşitlik kavramına da açıklık getirmektedir; temel insan haklarında bütün insanlar eşit olmakla beraber liyakat, ehliyet ve çaba ile elde edilen faziletlere bağlı haklarda hem müminlerle diğerleri hem de cihad edenle etmeyen müminler birbirine eşit değildirler.

İlginçtir, özürlülerin savaştan muaf olduğunu ifade eden bu kısmın inmesine sebep olmasına rağmen, şehâdet arzusuyla yanıp tutuşan İbn Ümmü Mektûm (ra), Kâdisiyye Savaşı’ndan geri kalmamış, hatta sancaktarlık yaptığı bu savaşta şehit olmuştur.

Abese sûresinin inişinden sonra Hz. Peygamber (sas) ile aralarında gelişen samimi ilişkiler İbn Ümmü Mektûm’a (ra) daha önemli görevlerin verilmesini de sağlamıştı. Gözüyle değil, gönlüyle gören bu yüce sahâbî, tam on üç defa Hz. Peygamber’e (sas) vekâlet etmişti. Resûl-i Ekrem (sas), çeşitli seferlere/savaşlara giderken Medine’de yerine onu vekil bırakmıştı. Peygamberimizin (sas) Medine’de toplum lideri ve devlet başkanı olduğunu dikkate alırsak, onun bu âmâ dostuna ne kadar önem verdiği daha kolay anlaşılır. Allah Resûlü (sas) kendi vekâletini ona vermekle, ehil olmaları hâlinde engellilerin de en üst mevkilerde görev alabileceklerini göstermişti.

Gerek hakkında inen âyetler, gerekse kendisine verilen görevler, İbn Ümmü Mektûm’un (ra) son derece güvenilir bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim ilk muhacirlerden olan Fâtıma bnt. Kays’ı kocası üç talâkla boşadığında, Hz. Peygamber (sas) iddet müddetini geçirmesi için onu amcasının oğlu olan İbn Ümmü Mektûm’un (ra) evine göndermişti.

Aynı İbn Ümmü Mektûm (ra), evi ile mescidi arasında hurmalıkların ve ağaçların olduğunu ve her zaman kendisine yardım edecek birisinin bulunmadığını söyleyerek Peygamberimizden (sas) evinde namaz kılma izni istemişti. Hz. Peygamber (sas) ezanı işitip işitmediğini sorduğunda, “Evet.” diye cevap vermiş, bunun üzerine onun cemaate katılmasını isteyen Allah Resûlü (sas), Öyleyse gel!” buyurmuştu.

Oysa bir başka âmâ sahâbî olan İtbân b. Mâlik’ten (ra) bunu istememişti. İtbân şöyle anlatıyordu: “Sâlimoğulları Yurdu’nda kabileme namaz kıldırmaktaydım. Onlarla benim evim arasında bir vadi vardı ve yağmur yağdığında onların mescidine geçmem zorlaşıyordu. Hz. Peygamber’e (sas) giderek ona, “Ey Allah’ın Resûlü! Benim gözlerim iyi görmüyor. Benimle kabilem arasındaki dere, yağmur yağdığında taşıyor ve oradan geçmek bana meşakkat veriyor. Evime gelmeni ve bir yerinde namaz kılmanı istiyorum ki ben de orayı mescit edineyim.” dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sas), Bunu yapacağım.” buyurdu. Ertesi sabah güneş yükseldikten sonra Resûlullah (sas) ile Ebû Bekir (ra) bana geldiler. Resûlullah (sas) içeri girmek için izin istedi. Ben de ona izin verdim. Eve girdiğinde oturmadı, Evinin neresinde namaz kılmamı istersin?” buyurdu. Ben de kendisine, namaz kılmayı arzu ettiğim yeri gösterdim. Resûlullah (sas) namaza durdu ve tekbir aldı. Biz de onun arkasında saf olduk. İki rekât kıldırdı, sonra selâm verdi. O selâm verdiği zaman biz de selâm verip, namazdan çıktık.”

Hz. Peygamberin (sas), âmâ olan İtbân’ın (ra) davetine icabet ederek evine kadar gitmesi, gösterdiği yerde namaz kıldırması, kendisine ikram edilen yemeği yemesi, onun tevazuunu ve engellilere olan sıcak ilgisini göstermektedir. Hz. Peygamber’in (sas) İtbân’ın (ra) kendi evinde namaz kılmasına izin verdiği hâlde İbn Ümmü Mektûm’a (ra) izin vermemesi, İbn Ümmü Mektûm’un evinin ezanı ve kâmeti işitecek kadar mescide yakın olmasıyla açıklanabilir. Burada Hz. Peygamber (sas), bir taraftan cemaatle namaz kılmanın önemine zımnen vurgu yaparken, diğer taraftan da İbn Ümmü Mektûm gibi yetenekli bir sahâbîsini mescide devamda zorluk çekse de aralarında görmeyi arzulamış olmalıdır.

Allah Resûlü’nün (sas) âmâ olan ashâbıyla ilişkileri ve onlara karşı ilgisi sadece bunlarla sınırlı değildi. Mekke fethedildiğinde Hz. Ebû Bekir (ra), yaşlı ve de âmâ olan babası Ebû Kuhâfe’yi, Hz. Peygamber’i (sas) ziyaret etmek üzere getirmişti. Bu durumdan rahatsız olan Hz. Peygamber (sas), Bu ihtiyarı evde bıraksaydın da, ben onun yanına gitseydim ya!” buyurarak, Ebû Kuhâfe’ye olan saygısını ifade etmişti.

Engeller içinde belki de en zoru, gözlerin veya görme yetisinin kaybedilmesidir. Nitekim Hz. Peygamber’in (sas) meşhur şairi, âmâ sahâbî Hassân b. Sâbit’in (ra) durumuna işaretle Hz. Âişe’nin (ra), “Âmâlıktan daha büyük hangi azap vardır?” demesi de bunu teyit eder. Bundan dolayıdır ki, görme engeli birçok âyet ve hadise konu olmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’deki birçok âyette olduğu gibi, ‘hakikati görmeme, hakkı duymazlıktan gelme ve doğruyu haykırmama’ anlamında ‘kör, sağır ve dilsiz’ gibi bazı nitelemeler, Hz. Peygamber (sas) tarafından da kullanılır. Bir şeyi (aşırı) sevmen, seni kör ve sağır eder!’ hadisinin yanı sıra, ahir zamanda ortaya çıkacak bir fitne de, “kör ve sağır” nitelemesiyle takdim edilir.

Sahâbe arasında doğuştan âmâ olanların veya gözlerini hastalık ya da savaşta yaralanmalar sonucu sonradan kaybedenlerin sayısı hayli fazlaydı. Örneğin “Tercümânü’l-Kur’ân” yani “Kur’an’ın tercümanı” diye anılan Abdullah b. Abbâs’ın (ra) ömrünün son demlerinde gözleri, görme yükünü kalbine emanet etmek zorunda kalmıştı. “Habrü’l-Ümme” yani “Ümmetin büyük bilgini” olarak anılan İbn Abbâs (ra) hazretleri, bu hâliyle bile insanlara Kur’an ve sünneti öğretmek için elinden geleni yapmaktaydı.

Hz. Peygamber (sas), insanların sahip oldukları özürleri, onların bazı alanlarda güçleri nispetinde verebilecekleri hizmetin önünde bir engel olarak görmemişti. Onlara çeşitli kademelerde görev ve sorumluluk veren Rahmet Elçisi (sas), bir ayağı aksayan genç dostu Muâz b. Cebel’i (ra) ehil görmüş ve Yemen’e zekât memuru ve kadı sıfatıyla göndermişti.

Engelli bir başka büyük sahâbî de İmrân b. Husayn’dı (ra). Karnına su ve yağ toplanmış, uzun seneler süren bu hastalığa sabretmişti. Rahatsızlığı tam otuz yıl devam etmiş, hatta bir ara karnı açılarak yağları alınmıştı. Bir defasında hasta iken nasıl namaz kılacağını sormuş, Sevgili Peygamberimiz (sas) de, (Mümkünse) ayakta kıl. Şayet buna gücün yetmiyorsa oturarak kıl. Buna da gücün yetmiyorsa yanüstü yatarak kıl!” cevabını vermişti. İmrân b. Husayn (ra), aşırı kilolu oluşundan dolayı vefatından önce kabrinin kare şeklinde kazılmasını vasiyet etmişti.

Hz. Peygamber’in (sas), görme engelli sahâbîlerin gerek cemaate devam etmelerini ısrarla istemesinde, gerekse onları görevlendirmesinde, hatta savaşlara katılmalarına izin vermesinde onların toplumdan tecrit edilmemelerini sağlama arzusu yatmaktaydı. Ehil ve yeterli oldukları alanlarda yeteneklerini toplum yararına kullanarak, emek verip gayret gösteren üretici bireyler olmaları, onların ideallerini ve kişiliklerini gerçekleştirmede büyük öneme sahipti.

Nitekim günümüzde de, pek çok engelli kardeşimizin arzu ettiği şey budur. Onlar, toplumun kendilerine acımalarından rahatsız olmaktadırlar. Birçoğu, çevresinin yardımlarıyla hayatını sürdüren bir tüketici olmayı değil, her şeye rağmen kendilerine verilen imkânlar nispetinde üretici olmayı tercih etmektedir. Tüketen, âciz insan konumunda çoğu zaman hayata küsme, kabuğuna çekilme ve psikolojik rahatsızlıklara maruz kalma durumu yaşanırken, üreten, güçlü insan konumunda, mutlu ve umutlu bir hayat söz konusudur. İşte Allah Resûlü’nün (sas) gerçekleştirmek istediği şey tam olarak budur.

Engelliler, tarihin her döneminde toplumların önemli bir kesimini oluşturmuşlardır. Aynı durum yaşadığımız modern çağ için de geçerlidir. Genel olarak bütün dünyada, özelde ise ülkemizde, nüfusun önemli bir oranı engellidir. Geçmişte salgın hastalık ve savaşların etkisiyle artan bu oran, günümüzde çeşitli tedbirsizlikler, iş ve trafik kazaları gibi değişik sebeplerle had safhaya ulaşmıştır.

Gerekli vesilelere sarılmanın yanı sıra, tedbiri elden bırakmamanın ve tedavi olmanın Hz. Peygamberin (sas) ısrarla dile getirdiği sünnetlerden olduğu unutulmamalıdır. Bütün bunlar yerine getirildikten sonra, ilâhî irade ve takdir sonucu başa gelenler karşısında ise, engelliye düşen sabretmek, gücü nisbetinde sorumlu olduğu bilinciyle hayatını sürdürmek ve sınavı kazanmaya gayret etmek; çevresindekilere düşen ise ona maddî ve mânevî anlamda destek olmaktır.

Şüphesiz ilâhî adalet gereği, herkes gücünün yettiğinden ve sadece kendisine verilenden sorumludur. Yaratıcı, şükredenleri ve sabredenleri ayırt etmek üzere, gerek verdiği nimetlerle gerekse vermedikleriyle kullarını sınar. Bunun bir imtihan olduğuna inanan mümin, kendisine nimet verildiğine şükretmek, imtihana çekildiğinde ise sabretmek suretiyle iki durumda da sınavı kazanma imkânına sahiptir.

Resûl-i Ekrem’in (sas) veciz bir şekilde ifade buyurdukları gibi;  Allah (cc), sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.”  (Müslim (2564)

Nitekim Allah’ın (sas) seçkin peygamberlerinden biri olan Hz. Eyyûb’un (as) sabır ve dualar sonucunda ilâhî rahmetle giderilen uzun süreli hastalığı, bunun tipik bir örneğini oluşturur.

Yine bir hadiste belirtildiği üzere; Batan bir diken bile olsa Müslüman’ın başına gelen her bir musibeti, Allah (cc) onun günahlarına kefaret kılar.”  Hatta onu bir derece de yükseltir.

Her yönüyle bizler için ‘üsve-i hasene’ yani ideal bir örnek olan Hz. Peygamber’in (sas) engellilere yönelik engin öğretisi, bu bağlamda kuracağımız ilişkilerde yol göstericidir.

Zira Allah Resûlü (sas) hayatı boyunca engellilere sahip çıkmış, onları asla hafife almamış, özürleri sebebiyle ayıplamamış, kınamamıştır. Günlük hayatta görülenin aksine İslâm, çoğu doğuştan olan veya istenmedik sebeplerle sonradan ortaya çıkan özürlerinden dolayı insanlarla alay edilmesine kesinlikle izin vermemiştir. Nitekim Yüce Rabbimiz (cc) genel anlamda alay etmeyi yasaklamıştır.

Engelli olmayanlar günün birinde benzer bir sorunu yaşama ihtimalini göz ardı etmemeli, engelli kardeşlerine ellerinden gelen fiziksel ve duygusal yardımı yapmalıdırlar. Çünkü sadece engelli olan kimseler değil, çevresindekiler de engellilere karşı tavırlarıyla Rabbimiz (cc) tarafından sınanmaktadır. Bu nedenle onların, bir yandan Allah’ın (cc) kendilerine verdiği nimetlerin kadrini bilip şükretmeleri, diğer yandan da hem bireysel hem de toplumsal huzura kavuşabilmek için engelli kimselere her anlamda destek vermeleri gerekir.

Engelli olmak bizâtihi bir imtihan olduğu gibi, engellilere bakmak, onlarla ilgilenmek de imtihanın önemli bir parçasıdır. Engellilik, engelliler için bir imtihan vesilesi olduğu kadar, engelli olmayan kişiler için de bir imtihan sayılır. Bundan dolayı engelli insanların sosyal hayata daha fazla katılımlarının sağlanması, şartlarının daha da iyileştirilmesine bağlıdır.

Burada dinin ve aklın ilkelerine uymak zorunda olduğumuzu, zarar veren şeylerden kaçınmamız gerektiğini unutmayalım. Bu kısmı Efendimiz (a.s)’ın İbn Abbas’a yaptığı bir tavsiye ile bitirmek istiyorum. Allah Rasûlü (s.a.s) Abdullah b. Abbas’a (onun şahsında bize) şöyle demiştir: 

“Evladım! Sana bazı sözler öğreteceğim. Allah’ın hakkını koru ki Allah da seni korusun. Allah’ın hakkını gözet ki O’nu hep yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Yardım dileyeceğin vakit Allah’tan yardım dile. Şunu bilmelisin ki toplum (bütün varlıklar) bir konuda senin yararına bir şey yapmak için bir araya gelse ancak Allah yazmışsa sana ulaşacak olan sadece odur. Bütün varlıklar sana zarar vermek için bir araya gelseler hiçbir şey Allah’ın sana yazdığından başka bir zararı veremez. (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59)

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu